sokak kahpesi
sokak kahpesi

Sokak Kahpesi İstanbul

… sokak kahpesi istanbul …

Kısa anekdot :
İstanbul’un taşı toprağı altın değil, “şantiye”… her yer şantiye… inşaat, tadilat, bakım-onarım, yıkım-döküm, çan-çan-çan, dat-dat-dat, düt-düt-düt …

İstanbul’un ilüzyonunu anlatayım size:
Şöyle bir düşünmenizi rica edeceğim, anlatacağım örnek hemen her sülalede ya da yakın çevrenizde cereyan etmiştir. Bir adamcağız vardır, yaşını başını almış, çocukları boyunu aşmış, ailevi düzeni ile mahalleli ile işi-gücü ile hayatı tıkır tıkır sevimli bir monotonluktadır. Sonra bu amca bir gün bir sokak kahpesi ne kaptırır gönlünü. işi-gücü, arkadaşları, evi-karıyı-çoluğu çocuğu boşlar. Parasını, zamanını, huzurunu koşar koşar o sokak kahpesi nin yanında harcar. Bu duyuldukça bütün çevresi kendisine düşman olur, evlatları ile kırk yıllık karısı ile dostları ile arası bozulur. O da sokak kahpesi nin yanına gidip gelmekten, onu memnun etmekten, onun peşinde koşmaktan, ona yetişmekten zaten diğerlerine vakit ayıramaz olmuş, zamanla da diğerlerini – ki bu diğerlerinin toplamı aslında “hayat”tır, “yaşam”dır – unutmaya başlamıştır.

Zaman ilerledikçe çevresinden önce nasihatler :
“Yahu orada ne buluyorsun? Gül gibi düzenini bozma!”
“Bak ondan sana fayda yok, şimdiye kadar kime ne fayda sağlamış?”
“Yapma! Etme! Kurtar kendini ondan…”
Sonra da acı gerçekler :
“Herkes onun peşinde anlasana, sana ondan yar olmaz!”
“Her gün kapısından kimler girip çıkıyor, öyle dost mu olur?”
“Utanmıyor musun bu yaşında bir sokak kahpesi peşinde koşmaya?”

sürekli kendisine ulaşsa da O her seferinde kendince bahaneler bulur; onunla mutlu olduğunu, ileride herşeyin çok güzel olacağını, bir gün onun sayesinde başarılı bir adam olacağını, bilmem ne olursa çok iyi olacağını, bilmem ne zaman gelirse hayatının kurtulacağını falan anlatır durur. Hiç kimseyi dinlemez, içten içe o da bıkmış da olsa, artık zor gelmeye de başlasa önce kendini avutur, sonra diğerlerini kandırmaya gayret eder.

İşte o yosmanın, sokak kahpesi nin ta kendisidir “İSTANBUL”… Siz bırakmazsanız o sizin yakanızdan düşmez, siz ona tokatı atmadıkça daha çok tokat yersiniz, ona yetişemezsiniz, ona yetemezsiniz.

Çok canım yandığını düşünmeyin, ben ucuz atlattım sayılır. Söylediklerimi çok da abartılı bulmayın lütfen sadece şu anlatacaklarımı bir düşünün:
DOĞRU MU, YANLIŞ MI?

İstanbul’da herkesin acelesi vardır, herkes bir şeylere, bir yerlere, birilerine yetişme çabasındadır. Ama hiç kimse de hiçbir işini zamanında yapamaz. Hiçbir zaman vakit yetmez. Sabah işe gitmek için karga boku ile meşgul olmamış ike henüz, saçma sapan bir şekilde (en iyi ihtimalle) 1,5 saat önce çıkarsınız evden, kapasitesi 48 kişi olan otobüslere 248 kişi binmeyi göze alırsınız, o saatte bile kalabalık olması garip gelmiyordur size artık, 2 saat yol gidersiniz, ayaklarınız şişer, en az iki-üç kavgaya ya da tartışmaya tanıklık edersiniz, stres ve vücut yorgunluğunuz normalde bir günlük dayanma kapasitenizi çoktan aşmıştır, yol da 2 saat sürdüğü için yarım saat geç kalmışsınızdır, önce yetkilinin kapısına varır özrünüzü dilersiniz, masanıza ulaşabilirseniz, sandalyede kıçınızı dinlendirebileceğinizi umarak birazcık oturursunuz. Ama kargadan önce kahvaltı yapmak ayıp sayıldığı için “ol mübarek beldede” siz açsınızdır bütün bunların üstüne. Zaten geç kaldığınız işlerinize yetişebilmek adına iki poğaça bir bardak da yalandan çay içersiniz (kahvaltıyı kim kaybetti de siz bulasınız di mi?) işe güce koyulursunuz.

Zaten geç kaldığınız ve yorgunluktan peltiniz çıktığından işlerinizi yetiştiremezsiniz. Akşam 6′da işten çıkamazsınız. En azında 7-8 bilemedin 9′a kadar kaldığınız olur (haftada bir gün birike birike baş edilemez hale gelen işlerden dolayı iş yerinde sabahlamayı eğlence sanıyorsunuzdur zaten). Sabah bahsettiğim rakamları 2 ile çarparak aynı dönüş yoluna çıkarsınız. Siz eve döndüğünüzde sevdikleriniz uyuklamaya başlamış, adam akıllı (zaten az bulunan) izlenecek bir şey kalmamış, akşam yemeği buz gibi olmuştur. Çabucak yatmak için (ısıtmadan – aceleniz var ya) soğuk yemeğinizi yerken 3-5 kelam edebildiyseniz ne mutlu size, bi sosyalleştiniz ki sormayın, facebook gibisiniz maşallah…

Böyle bir hafta içi geçirirsiniz, eğer şanslıysanız (ki bu lütuf çok az kişi için geçerlidir) cumartesi tatildir, o günü uyuyarak, uyanmaya çalışarak, uyanmak istemeyerek, akşam olmuş bu saatten sonra Hiçbir şey yapılmaz diyerek geçirirsiniz. Pazar günü bir şeyler yapayım dersiniz, önce ar-ge çalışması yaparsınız. Çünkü havanın nasıl olacağı, gideceğiniz yere ait yolalrda kapalı olanlar var mı, başbakan falan geliyor mu o gün şehre, ya da sinema tiyatro falan düşündüyseniz kazara en yakın nerede var, varsa bilet var mı? Bu çalışmayı yapmak zorundasınız zira:
güneşine aldanıp akşamüzeri zatürre olabilirsiniz,
acayip acayip bütün eylemler, mitingler (çok yer kalmış gibi bütün meydanlar) o şehirdedir,
başbakanı, cumhurbaşkanı, genel kurmayı hepsi ikide-bir oraya gelir,
haddinden fazla kalabalık olduğu için her bilet, her yer önceden biter, kalmaz, yetmez,
kaldıysa bile yetişmek için sıkı bir matematik üzere çalışmanız gerekir.

Ve bilmem farkında mısınız; çocukları, emeklileri, zenginleri ve meşhurları bile mutsuz bir şehri anlatıyorum şu anda…,

Benim gibi tasarım üzerine çalışan biri olduğunuzu varsayarsam, herşeyi düzenli bir insan evladına yetmeyecek kadar az olan zorunlu gereksinimler, sizi köreltir, çok zorlar, yorar ve bıktırır. İstanbul’da yaşadıkça hiçbir şeyi yetiştiremez, verdiğiniz sözleri tutamaz, istenileni veremez, çalışmalarınıza küskün, mesleğinize dargın bir varlık, şehrin çaldıklarını biraz olsun geri alabilmek umudu ile gecelerinin de büyük kısmını çalışmaya ayırmış, istirahati ve saadeti olmayan bir yaratık haline gelirsiniz.

İstanbul’un ticari bir merkez ve sektörel olarak yoğunlaşılmış bir metropol olduğunu inkar etmek tabii ki de gözü kör bir yaklaşım olur. Patronlar, iş adamları, başkanlar, bakanlar ya da gerçekten zorunluluk sebebi ile kalmak zorunda kalanlara denebilecek bir şey yok: Allah yardımcınız olsun… Ama gelişen teknoloji sayesinde (3G, hızlı internet, tüm Anadolu’ya yayılmış donanım sektörü, yaygın haberleşme ve kaynak temini) artık İstanbul’a mecbur olmayan bir kısımda olduğu kesin. Ayrıca İstanbul’un da gözümüzü kör etmesi sebebiyle göremediğimiz, Anadolu’nun bir çok yerinde ihracat yapan, ithalat yapan, kazanan – kazandıran ve iletişim sektörü ihtiyaçları fazlasıyla birikmiş bir çok firma ve sektör mevcut.

Yorulmuş olan tüm meslektaşlarıma kurtulmaları dileğiyle…

İyi çalışmalar ve kolaylıklar…

Check Also

Bahçe Mobilyası ile Cici Doğa Tü-Kaka Şehir

Bahçe Mobilyası ile Cici Doğa, Tü-Kaka Şehir

Bahçe Mobilyası ile Cici Doğa, Tü-Kaka Şehir Balkon, teras, veranda ya da avlu… İsmi ne ...